taun~veba

Her ne kadar 16.asrın ortalarında Nürnberg şehrinin duvarlarını süsleyen ve bir müddet sonra gravür sanatı vasıtasıyla da tarihe kaydedilecek olan bir reklam afişi sayesinde sosyal yaşamı düzenleme konusuna epey kafa yoran Hans Sachs tarafından yemek yeme adabı, kaşık kullanımı, ağız ve yüz temizleme gibi davranışlar anlatılmış olsa da şehrin ahalisine, Jacques Barzun’un da tespit ettiği gibi, bu önlemler dahi ölümcül bir vebanın patlak vermesine engel olamamış maalesef tarih boyu.

Orta devirde Arap uygarlığının parlak çağında neşredilmiş eserlerde tasvir edilen o ihtiras dolu, tutkulu ve şehvetli karakterlerin ilham verdiği Boccaccio tarafından resmedilen insanlar, en ümitli ve neşe içinde olduğu dönemlerde bile katastrofik salgınlara çaresizce boyun eğmişler.

Eskilerin tabiriyle İstanbul’un yangını, Anadolu’nun salgını, deyimini âdeta ters yüz edercesine, aynı felaket belirli aralıklarla 17.yy Konstantiniyye’sinin, yani pek eski İstanbul’unun da korkulu rüyası hâline gelmiş.

Peki, nasıl?

Daha feci bir “zamanlama” olabilir miydi bir memleket için, şöyle bir düşünün.

Yeniçeri darbesiyle Sultan Osman devrilmiş, canını kurtarmak için limana inmiş; lakin kendisini oradan götürebilecek bir kayıkçı bile bulamamış, yaka paça sokaklarda sürüklenerek aşağılanmış, dövülmüş, Orta Cami’den Yedikule’ye götürülüp katledilmiş, ölen atı Sisli Kır için özel olarak yaptırttığı mezar taşından sonra, şiirsel üslubuyla Gibbon’ı aratmayan Fransız yazar Lamartine’in tabiriyle, bu talihsiz sultanın saltanatından geriye Osmanlı tarihinde cesedinden başka bir iz kalmayarak, tarih sahnesine veda etmiş.

Devletin iki numaralı ismi olan vezirizam linç edilerek öldürülmüş, fırsat bu fırsat Topkapı Sarayı’nın o devasa kapısından içeri giren gözü dönmüş güruh, Osman’ın yalnızca 4 sene süren iktidarından kalan, onun pek kıymet verdiği her şeyi; ama her şeyi, kılıçları, atları, antika eşyaları, peyderpey, hunharca yağmalamış.

Padişahın katlini bir kan davasına dönüştüren öfkeli kalabalıklar Anadolu’da, Suriye’de, Irak’ta geniş çaplı bir isyan dalgasının fişeğini ateşlemiş yahut farkında olmadan başka bir darbe teşebbüsünün piyonu olmuş. Yeniçeri cuntasıyla müthiş bir kargaşa, asayiş yokluğu, bir korku dönemi baş göstermiş. Roma’da da, Bizans’da da misallerine rastlanan bir tarih klasiği olarak zorbalıkla iktidara geldiysen, yine zorba olarak kalma mecburiyetinden olsa gerek, “kışla”, siyaseti tayin edip, esas gayesi olan hazineyi ve gücü kontrol eder hale gelmiş.

Tıpkı Sultan Reşad gibi kınından oluk oluk kan akan kılıçların gölgesi altında bir onay merci olmaktan öteye geçmeyen ve kendisini iktidarda tutanların rehinesi pozisyonunda kalan yeni padişah Mustafa da yerini, sadece aylar sonra, ileride memlekette tüm dizginleri ele alacak ve darbelerle, isyanlarla, ihanetlerle yoğrulmuş iktidar ihtirası ve paranoyasıyla yasaklara ve zorbalığa başvuracak olan Sultan Murad’a bırakmış; lakin o çetin iktidar mücadelesi o kağıttan kaleleri devirmiş bir defa.

Böylesine trajik ve çalkantılı bir yüzyılın benzersiz rüzgârında yaza girerken ortalığın bir an evvel süt liman olmasını arzu eden halk, bir anda, Konstantiniyye’de öyle büyük ve ölümcül bir veba ile yüzleşmiş ki, mühim Osmanlı tarihçisi von Hammer kroniğine “O yaz İstanbul ve dolaylarında dehşetli bir taun çıktı” ifadesiyle geçmiş.

Taun (طاعون), yani “yumurcak da denilen salgın hastalık, veba” demek Klasik Osmanlıca’da. Buhâri, 9.asırda yazdığı hadislerinde halkı veba felaketine karşı uyarırken de, Solerno Tıp Mektebi’nin kurucusu olan Tunuslu Constantinus’un Arapça’dan Latince’ye çevirdiği tıp eserlerinde de taun kavramı zikredilmiş.

Arapça bir sözcük olarak Klasik Osmanlıca’ya girmiş; lakin yaygın kullanım bir diğer Arapça terim olan “veba” (وبا) olarak kalmış. Yani, anlaşılan o ki taun, Arap medeniyetinin egemen olduğu geniş bir coğrafyada tüyler ürperten bir kelime imiş vakt-i zamanında.

17.yy İstanbul’unun, yahut Konstantiniyye’sinin caddelerinde ölülerin sayısı günde 1,000 kişiye ulaşmış. Bir zamanlar İstanbul’un o meşhur yangınlarında olduğu gibi, ölüm, sefalet, gözyaşı her yerde kol gezmiş. Dükkânlar, hanlar, pazarlar kapanmış, ticaret durma noktasına gelmiş. Kervanlar, göçmenler, seyyahlar şehre girmeden evvel sur dışındaki kasabalarda nezaret altında tutulup, bir nevi karantinaya alınmış.

Böylece, onca kısıtlı bilginin içinde fecaatin önüne geçilmeye çalışılmış.

Çaresizlik karşısında eli kolu bağlı kalan şehrin ahalisi, tıpkı 1592 Vebası patlak verdiğinde yaptıkları gibi, korku ve ümitsiz bir bekleyiş içerisinde ya Ok Meydanı civarlarına ya da Alemdağı’nın sırtlarına koşup, dua etmeye ve göklerden merhamet dilemeye koyulmuş.

Müşkül vaziyetteki insanları, kendi akılsızlığının pençesine düşüren felaket tellallarının akla ziyan komplo teorileri de, fırsattan istifade yağmaya başvuranlar da çıkmıştır elbet; çünkü ne de olsa çağları aşsa da insanoğlunun ahmaklığı bakidir rasyonel düşünemediği, kendini güçsüz hissettiği ve korktuğu anlarda…

Aşağı yukarı 200 bin insanın hayatını kaybettiği söylenir. Mesela, Mısır, uzun yıllar boyunca bu hastalığın pençesinde kalmış; hatta öyle ki von Hammer’ın aktardığına göre yıllık vergisinin anca yarısını ödeyebilmiş. Hammer, bu faciaya “Bayram Paşa Taunu” diyor. Aynı fasılda bahsettiği vaka, 1635 senesinde gerçekleşen bir diğer veba felaketi; çünkü Bayram Paşa o tarihte görevdeydi.

Benim bahsettiğim bu büyük “taun” ise siyasi kargaşanın yol açtığı tesirin tüm vehametiyle sürdüğü bir dönem, yani 1625 yazında yaşanan İstanbul Vebası…

Korkunç bir nüfus kaybının ardından bu büyük yıkım neticelenmiş. Böylece, vakanüvislerin defterlerine insanları çaresiz bırakan bir salgın faciası daha kaydedilmiş.                             

Kaynakça

Jacques Barzun, From Dawn to Decadence, Harper Collins Publishing, USA, New York, 2000, p.183.

Alphonse de Lamartine, Osmanlı Tarihi, çev. Serhat Bayram, Sabah Yayınları, Cild 2, 1991, s.608.

Joseph von Hammer, Osmanlı Tarihi, çev. Mehmed Ata, ed. Prof. Dr. Abdülkadir Karahan, Milliyet Matbaası, Cild 2, Istanbul, 1966, s.187.

Yazar

Bir cevap yazın