Taxi Driver ve Anti-hero Sorunsalı

Üstüne düşündüren filmleri çok seviyorum. Benim için başarılı film, film bittikten sonra üzerine tartışma konusuna dönüşebilecek olandır. Bu yüzden Martin Scorsese’nin 1976 yapımı Taxi Driver filmi ve özellikle filmin ana karakteri Travis Bickle üzerine yazacağım. Filmi daha önce izlemiş olmama rağmen ikinci kez izleyince kafamda çok farklı düşünceler ve hisler doğurdu. Aynı filmi insanın tekrar izleyip farklı anlamlar çıkarması, kişisel gelişimin en önemli örneklerinden kanımca. Bu da ayrı bir konu. Belki daha sonra özel olarak buna değineceğim bir yazı yazarım.

Travis Bickle, New York şehrinde yaşayan ve Vietnam Savaşı sonrası travmatik stres bozukluklarına sahip bir Amerikalı. Taksici olup geceleri taksi ile şehirde gezerek ve para kazanarak, uyku problemi çektiği yalnız ve depresif zamanını değerlendirmeye karar veriyor. Toplumdan dışlanmış, aykırı bir insan kendisi. Bunu taksiciliğe başladıktan sonra karşılaştığı durumlarla net bir şekilde görebiliyoruz.

Tam burada “anti-hero” tanımını yapabiliriz. Hikâyelerde kahraman ana karakterlerin sahip olduğu geleneksel olarak doğru ve iyi kabul edilen ahlaki değerlere sahip olmayan ana karakterlere anti-hero deniliyor. Bu tanım “villain” denen kötü karakter ile karıştırılmamalıdır. İdeal insan özelliklerine sahip olmamasına karşın, anti-hero, özellikle kötü karakter olmak zorunda değildir. Eserlerde, anti-hero tanımı işin içine girdiğinde karakterin iyi veya kötü olması hakikati bir bakıma ortadan kalkıyor ve izleyicinin kişisel yorumuna kalıyor.

Travis, dışarıdan bakıldığında yaptığı ahlak dışı davranışları kabul edilemez bir insan. Toplumun içine karışmak isteyen bir insan olmasına rağmen, hayata karşı ahlaki yönden tartışmalı düşünceleri bu yolda ilerleyebilmesi için fazla ters olduğunu görüyoruz. Taksisinde gezerken beğendiği ve tanıştığı Betsy’i buluşmaya davet edip üzerine porno filmine götürmesini buna örnek gösterebiliriz. Betsy toplum için ideal, iş sahibi ve güzel bir kadındır. Birbirlerinden etkilendikten sonra Travis’in sinemada onu götürdüğü filmin bir porno filmi olduğunu görünce, bunu doğal olarak ters karşılayıp onunla ilişkisini kesiyor. Aynı olayı kendimiz yaşasak aynı şekilde tepki verirdik şüphesiz. Ancak Travis’i daha çok tanıdıkça, bu davranışı kötü niyetli bir insan olarak yapmadığı, aynı zamanda bizim de ahlaki yönden ön yargılı olduğumuz fikrine ulaştım. Yaptıklarının kabul edilemez patavatsızlığına karşın, ona bir canavar gibi bakmanın pişmanlığına da kapıldım.

New York sokaklarında geceleri saatlerce dolaşırken kendi ağzından dinlediğimiz iç düşünceleri toplumun ahlak değerlerine bir eleştiriydi âdeta film boyunca. Şehirdeki uç düzeydeki yozlaşma sorununu kendi kafası içinde yorumlayışı oldukça sert ve katı. Kendisi bunun düzeltilmesi gerektiğini düşünürken, kendisi dışında herkesin toplumsal sorunlara tepkisiz olduğunu görüyor. Topluma yabancı ve yalnız bir insan olarak içine karışmaya çalışırken karşılaştığı durumlarda, varoluşsal boşluğuna çözüm arayışının karşılık bulamaması ile gerçeklikten kopmaya başlıyor ve öfkeye dönüşüyor bu yabancılığı. Kimsenin umurunda olmayan problemleri öfke ile kendisi çözmeye karar veriyor en nihayetinde.

Travis’in filmin sonunda dönüştüğü insan bence sırf kendi iç çatışmaları ve ahlaki problemlerinin sonucu değildir. Bunun yanında toplumun ahlaksızlığı ve parçası olmak için bu ahlaksızlığa ayak uydurması gereken (!) ve uyduramayan insanları canavar olarak görmesinden kaynaklıdır.

Kötü olan Travis değil insanın varoluşudur aslında.

Yazımı bitirirken hikâyenin yazarı Paul Schrader’ı, hikâyeyi mükemmel bir şekilde filme dönüştüren usta Martin Scorsese’yi ve oyunculuğu bir ders niteliğinde izletilebilecek olan Robert De Niro’yu selamlıyorum ve filmi izlemenizi öneriyorum.

Yazar

Bir cevap yazın