Toplum Üzeri

İnsan, özgürlüğün ne raddede yaşandığının, insanların kendilerininkinden farklı bir dünyayı tahayyül edebilme mertebesiyle ölçülebileceğini düşünmeye başlar.

Bauman, 1976

Geçenlerde okuduğum Zygmunt Bauman’ın “Sosyalizm: Aktif Ütopya” kitabında geçiyor bu cümle. Bu da tam bir “kitap okudum, düşüncelere daldım” yazısı.

Ben de herkes gibi yaşadığımız toplum üzerinden kendimce hayata dair çıkarımlar yapmayı seven biriyim.

Bu biraz “Bak ya iyi düşündüm, iyi anladım bunu” dedirtiyor size ve bir şekilde sonucu ne olursa olsun iyi hissettiriyor. Biraz da bu kozmik karmaşadan bir parça olsun mana çıkardığınız için daha rahatlamış ve farkında uyuyabiliyorsunuz.

Ben de bu sefer de “toplum” kavramıyla özgürlük, yenilikçi olma ve uyum sağlama üstüne kafa yorup bir şeyleri daha iyi anlamak istedim. Yazının tüm esprisi bu.

Şimdi ilkin toplumla başlayalım. MacIver’ın şu sözünü, toplumun insan için konumunu basitçe anlatmasından dolayı çok seviyorum: “Kinship creates society and society at length creates the state.” Akrabalık toplumu yaratır, toplum da devleti.

Böyle bir alıntıyla başlayınca bir anda çok fena büyük bir konunun içine giriyormuşuz gibi hissetmeyin. Toplum teorilerine girip uzun uzun bir şeyler anlatmak istemiyorum.

Bence kısaca toplum dediğimiz kavram yönetimler halklarını tekdüzeleştirip daha kolay yönetebilsin diye bugünkü anlamını sonradan kazanmış soyut bir kavram. Türkçe “sosyete” kelimesini düşünelim. Benzer zevklere sahip, hayata aynı bakan, benzer algı ve anlayışa sahip bir grup insan. Belli bir genel resmi olan, aidiyet anlayışı ve ortalaması olan bir topluluk. Bir sosyeteye dahil olabilmek için, dışlanmamak için o sosyetenin grafiğinde ortalamada olmak gerekiyor. Ne altta ne de üstte. Çünkü hiçbir sosyete sapmayı sevmez. Basitçe bir grafik olarak düşünüp sayısal değerler vererek anlatmak daha kolay geliyor. Örneğin 50 ortalaması olan bir sosyetede 0’da da 100’de de olsan dışlanırsın. Çünkü aykırısın ve 50 averajının ahlaki kodlarına ya ulaşamamışsın (0’san) ya da onları çoktan aşmışsındır (100’sen mesela). Böyle olunca da o topluluk seni kabul edebilmek için bir nevi öğütmek istiyor. Kendi ahlaki kodlarına, kendi değer yargılarına sabitlemek istiyor seni. Bu arada, 0 ve 100 derken bir aşağılık ya da yükseklik ifade etmiyorum. Yalnızca bulunduğunuz, bulunmak zorunda olduğunuz veya bulunmak istediğiniz o topluluğunun ortalama değerlerinden farklı olduğunuzu ifade etmek istiyorum. Yine de aşağıda veya yukarıda olarak da düşünebiliriz. 0’da isen, o “sosyete”nin yüksek ortalamasına erişebilmen için seni tabiri caizse eğitmesi güzel bir şey olarak görünebilir. Seni kendi kriterlerince yukarıya çekmesi için bile buna razı olabilirsin ve bu güzel sonuçlar da verebilir. Ama sen 100’deysen ve seni hiç umursamadan, sırf onlara benze ve seni kabullensinler diye kendi değerlerinden daha aşağıya çekiyorsa işte o zaman kötü. Bu durumda muhtemelen aslında içinde bulunmak istemediğin bir yerdesindir. Fakat toplum dinamikleri ve çoğunluk baskıcılığı senin aşamayan bir noktada ve sıkışmış kalmışsındır.

Hiçbir toplum progressive “ilerlemeci” olmadığını düşünmüyor diye bir şey yazmıştım çok önceden yine benzer bir noktaya geldik aslında. Toplum ilerlemenin en ucuna 50 ortalamasını koyarsa psikolojik olarak, insanları yalnızca 50’ye getirmesi gerektiği gibi kutsal ahlaklı bir ilkesi olursa o toplumu oluşturan bireylerin Bauman’ın alıntısında bahsedilen “kendilerininkinden farklı bir dünya tahayyül edebilmesi imkansız oluyor.

Farklı bir dünya tahayyül etmemizin mümkün olmadığı bir toplum tiranlığında yaşıyoruz. İstekle ve arzuyla bağlı olduğumuz, yaşadığımız, birbirimizi sevip, aşık olup sarıldığımız, sevdiğimiz şu “toplum” dediğimiz kürenin içinde sürekli kendimizi sıkıştırıyoruz. İnsan git gide de topluma bağımlı hale geldiği için artık aşırı, aykırı ya da “sapma” olmak istemeyi bırakıp bundan kaçıyoruz. “Ortalama altı kalmayalım da abi çok da göze batmayalım boş ver gitsin” gibi bir anlayışa sahip oluyoruz ister istemez. Çünkü toplum bunu desteklemiyor, aksine suçluyor ve bireyi farklı, aykırı ve uyuşmaz olmakla suçluyor. Böyle bir ortamda da özgürce yeni fikirler, gelecek vizyonları çizmek mümkün olmuyor.

İnsanlığın geleceği en iyi nokta buymuş gibi davranıyoruz. Yazılacak bütün kitaplar yazılmış, kurulması gereken bütün ütopyalar hazır ve bu hazır olanların üzerinden ortalama bir gelecek kurmamız gerektiği yanılgısına inanıyoruz. Halbuki düşünülecek bütün fikirler düşünülmedi, bütün ütopyalar yazılmadı ama biz olmuş bitmiş gibi davranıyoruz. Endüstriyel toplum bizi bununla kandırıyor gibi ucuz sistem eleştirisi yapmak değil amacım. Kimsenin kandırıldığı da yok. Herkes her şeyin farkında ama umurunda değil. Bir yanda yarın kazanması gereken parayı düşünen ve topluma, geleceğe dair herhangi bir fikre sahip olamayacak kadar dar bir ekonomik çizgide yaşayan insanlar var. Bir yanda aslında her ne kadar toplumun sosyoekonomik olarak refah diyebileceğimiz kesiminde olmasına rağmen her türlü kaygıdan uzak kendini oyalamaya ve eğlemeye çalışan bir kesim var. Kısacası herkes kendi ekmeğinin peşinde.

Herkes boğazına kadar bugünün içine batmış durumda. Bu sebeple de ortalama olmamak elde değil. Herkesin tartıştığı şeyleri tartışıp diğer bütün meselelere kulak tıkıyoruz. Herkes gibi kızıyor, herkes gibi eleştiriyor ve herkes gibi nefret ediyoruz. Ama şunu unutmayalım ki Diderot’un dediği gibi:

“Halk tüm insanların en aptal ve en kötü huylu olanıdır”.

Tam da bu nedenle olabildiğine uzaklaşmamız ve kendimizi boğazımıza kadar bugüne batmışlığımızdan kurtarmalıyız.

Yazar

Bir cevap yazın