Türk Aşk Müziği: Semavi ve İlahi

Türk Sanat Müziği, bugün artık çoktan terk edilmiş, hayli eski ama ve lakin herkes için de bir kıymete sahip bir aile yadigârı… Ne yazık ki Cumhuriyet’in erken döneminde üretilen yapay ayrımlarla kültürümüzden koparılmaya çalışılmış olan bu musiki, gelenek silsilesini çoktan kaçırmış ve yitip gitmeye yüz tutmuş durumda.  Bu iyi mi kötü mü bilmiyor, bilemiyorum maalesef. Ama şunu biliyorum: bu müzik güzel bir müzik.

Bu müziği anlatmak için bir bestekâr ismi söylemek gerektiğinde bir isim geliyor herkesin aklına: “Dede Efendi”. İşin heybetine bakınız ki bestecinin adı bile ortada yok. Hem dede hem efendi bir zatı muhteremden bahsediliyor… Gel gelelim aslında bu unvanlardan ilki Mevleviliği ikincisi ise Osmanlı zamanından bir saygınlığı işaret ediyor ki hal böyleyken zaten bu isim birden fazla besteciyi adres ediyor. Ancak şu apaçıktır ki Dede Efendi dendiğinde kast edilen kuvvetle muhtemel Hamamizade İsmail Dede Efendi’dir. İşin cabası, adındaki ağırlıktan mıdır bilinmez ama adı ile anılan Türk Sanat Müziği oldukça ağır ve iç sıkıntısına sebebiyet verecek bir müzik sanılmaktadır. Fakat upuzun bir tarih çizgisinde bu müzik aslında bugünün şarkılarında dahi izlerini yaşatıyor, üstelik hiç de öyle iç sıkıntısı veren ağır bir yerden değil…

“Yine Bir Gül Nihal” tipik bir vals olarak da tanımlayabileceğimiz rast makamında bir şarkı. (bizde ritmin adı semai usulüdür.) Dede Efendi’nin bu eseri, Osmanlı’nın modernleşme sürecinin bir yansıması olarak Avrupai bir esin ile şekillendirdiği rivayet edilir. 

Uzun künyesindeki hiçbir adı almadan evvel İsmail adı, kurban bayramının ilk gününde doğduğu için ona verilir. (9 Ocak 1778) Ardından Türk Musikisi tarihinin en önemli kurumlarından biri olan Mevlevihaneler için apayrı bir öneme sahip olan Yenikapı Mevlevihane’sinde yetişmiştir.  Nihayet “Dede” unvanını bu tarikatın kapısından alacaktır. Bu unvanı 7 Mevlevi ayini bestelemiştir. Onun müziği hem dini ritüellerinin bir parçası hem tanrısal güzelliklerin dünyada büyülü bir tecellisi olarak karşımıza çıkar, ilahiler besteler, şarkılar yazar ki bakıldığında onun şen ezgileri ve ilahi sevinçleri bir arada bulunur. Bu bakımdan Türk Müziğinde sözler bazen muğlaklıklar teşkil eder.

Türk müziğinde Aşk kimi zaman insanı göklere çıkartan beşeri bir duygu iken sözlerin içinde gizlenen bir takım izler ile ilahi bir niteliğe bürünür. Ayrıca edebiyatımız da böyledir. Özellikle müziğimizi besleyen Divan Edebiyatı’nın da yegâne konusu mutlaka aşktır. Kimi zaman ayrılık, kimi zaman bir öpücük, kimi zaman ise çekilen bir çile; yaşanan kanlı bir azap ile aşk anlatılır. Dede Efendi’nin “Görsem Seni Doyunca” eseri yine aşk teması içinde sevgilinin Allah mı, peygamber mi yoksa bir genç kız mı olduğu konusunda belirsiz dizeler içerir. Hatta bu örnek için değil ama zaman zaman sözlerde kadının mı erkeğin mi kast edildiği bile muğlaktır.

Amerika’dan yola çıkıp ülkemizin müziğini inceleyen ünlü Müzikolog Martin Stokes, çalışmalarını topladığı kitabına “Aşk Cumhuriyeti” ismini verir. Nitekim Müzikal geleneğimizde böyle bir tutku söz konusudur. Bu tutku onu çepeçevre kuşatır ve sevgili, ister tanrı olsun ister peygamber, ister yan komşu isterse de sözleri yazan kişinin önünden geçen dilber; mutlaka bağışlayıcılık ve azap verme arasında gidip gelen bir aşka, aşığı meyleder. Nitekim işi saz şairliği olan kimselerin ülkemizde adı âşık’tır. Meslek olarak sevmenin bilindiği bir müzik geleneğinin söz konusu olduğu topraklarımızda bu zaman müzik bambaşkayken hala bu aşkın izleri görünür, rock, arabesk, rap, trap hep aşk vardır.

Semavi ve İlahi derken aslında bu iki kelimenin geniş anlam dünyalarına da işaret ediyoruz. “Yine Bir Gül Nihal” eserinin semai usulünde olması, İlahi’nin bir müzik formu olması gibi müziğimiz de kelimelerimizle beraber sonsuz geniş anlam dünyaları barındırmaktadır.

Bu defa sizi bir imam ile tanıştırmak istiyorum. Sadettin Kaynak. Yine musikimizin en kıymetli isimlerinden biri, yanı sıra film müzikleri de bestelemiş çağının en ustalarından biri, belki de en iyisi. Bir gece rüyasında peygamberini görür. Hz. Muhammed ile yaptığı uzun sohbetin ardından sabah gözünü açar açmaz bir eser besteler. O sıralar Kadıköy’de Koşuyolu’ndaki evinde ikamet etmektedir. Sabah onu evinde ziyaret eden Hazıf Ahmet isimli dostuna bu yeni bestesini gözü yaşlı biçimde okur.

“Bu şen ve kıvrak ezgilerle peygamberi rüyada görmek anlatılır mı?” diye soranlar olur Kaynak’a “Sevinçten göz dolduran bu hadiseyi başka nasıl anlatabilirdim?” demiş cevaben Kaynak.

Bugün ise bu şarkı bambaşka anlama geliyor ama Bülent Ortaçgil’in dediği gibi: “Kaf dağının ardına kaçsa bile aşk var.”

Sözün özü için yine çarpıcı bir beyit ve beste ile sizlere veda ediyorum sevgili okur. Yıldızlı Semalardaki Haşmet şiirinde Ali Faik Ozansoy diyor ki: “Dünyâda senin âşığın olmak ne saadet / Allah ile -hâşâ! – bu rekabet ne güzel şey” ve şu beyit ile sonlandırıyor şiirini:  “Hüsnündeki mana-yı semâvî ne İlahi / Aşkımdaki reng-i ebediyyet ne güzel şey”

Yazar

Bir cevap yazın