Türk Vergi Sisteminin Açmazı ve Bazı Öneriler

Vergileme sanatı, mümkün olduğunca fazla tüyü, mümkün olan en az bağırtıyla toplayabilmektir.

Jean Baptiste COLBERT

Türkiye’de kamusal mal tedarikinin sağlanması maksadıyla mal ve hizmet harcamaları üzerinden alınan dolaylı vergiler ile gelir ve servet üzerinden alınan dolaysız vergilerin kompozisyonu esas itibariyle verginin adilliği ilkesiyle çelişmektedir. Türkiye’de toplam vergi gelirlerinin yaklaşık %30’u gelir ve servet harcamaları üzerinden tahsis edilmekte ve geriye kalan kısmını dolaylı vergiler teşkil etmektedir. Dolaylı vergiler harcamalar üzerinden alındığı için iktisadi birimlerin gelir durumu dikkate alınmadan herkes eşit oranda vergi yüküne maruz kalmaktadır. Verginin adilliği ilkesi ile çelişen bu durum Türk vergi sisteminin büyük ölçüde regresif nitelikte olduğunu göstermektedir.

Öte yandan Türkiye’de çalışanların yaklaşık %50’si asgari ücretle geçimini idame ettirdiği düşünülürse ve ücret gelirlerinin gelir vergisi içindeki payının %65 olduğu göz önünde tutulursa vergi yükünün büyük ölçüde düşük gelir grupları üzerinde kaldığı anlaşılmaktadır. Bunun yanında gelir yükseldikçe harcama eğiliminin azaldığı düşünüldüğünde düşük gelir gruplarının esas vergi yükünü taşıması refah kaybını daha da dramatik hale getirmektedir. Rasyonalite ile bağdaşmayan vergi politikalarının tercihini dolaylı vergiler tarafında kullanmasının birkaç nedeni; dolaylı vergilere ağırlık vermenin vergi bağışıklığını düşürmesi, mal ve hizmeti takip etmenin parayı takip etmeye kıyasla daha kolay olması ve dolaylı vergilerin toplanma maliyetinin düşük olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Üstelik işletmelerin KDV ve ÖTV iadelerinin yıl sonunda tahakkuk ettirmeleri bir nevi işletme sermayesi yaratmakta ve yaratılan kısa vadeli kaynaktan hem hükümet hem de işletmeler kazançlı çıkmaktadır. Bu durum en nihayetinde gelir dağılımını olumsuz etkilemektedir.

Dolaylı vergilerin içsel kompozisyonlarına baktığımızda özellikle fiyat esnekliği[1] düşük olan mal ve hizmetlere uygulandığını gözlemliyoruz. Bu sebeptendir ki tütün, alkol, temel gıda ürünleri, cep telefonu gibi zorunlu iletişim araçlarının ikamesi oldukça düşük olduğundan söz konusu ürünlere vergi koymak daha caziptir. BETAM’ın Türkiye’de Alkollü İçecek, Sigara ve Tütün, Akaryakıt ile Cep Telefonlarının Yasa Dışı Ticareti üzerine hazırlamış olduğu raporda artan kaçakçılığa dikkat çekilmektedir. Bu kaçakçılığın ise ana tercih nedeni vergisi ödenmemiş yasadışı mallar ile vergisi ödenmiş yasal mallar arasındaki fiyat farklılıklarına dayanmaktadır. Bu fiyat farkı sigara, alkol ve cep telefonunda yaklaşık %50; akaryakıtta ise %40 civarında seyretmektedir. Yine aynı rapor yasadışı malların özellikle düşük gelir grupları tarafından tercih edildiğini göstermektedir. Nitekim vergilerin söz konusu mal ve hizmet gruplarına yönelik uygulanması kaçak tütün ve alkol kullanımını teşvik etmektedir. Bu durum bir yandan vergili ithalat yapanların iç pazarda kaçak ürünler karşısında rekabet edememesine yol açarken bir yandan da denetimsiz ve kontrolsüz ürünlerin tüketiciye ulaşması nedeniyle halk sağlığı için tehlike arz etmektedir. Öte yandan elbette ki bu kaçakçılık faaliyeti hem kayıt dışılığı teşvik etmekte hem de Laffer prensibine[2] işlerlik kazandırmakta ve vergi gelirlerini azaltmaktadır.

Ne Yapılabilir?

Tüm bu durumlar göz önünde tutulduğunda verginin kompozisyonu ağırlıklı olarak gelir ve servet üzerinden alınan dolaysız vergilere kaydırılmalıdır. Dolaysız vergiler içerisinde ise vergi yükü daha çok kurumsal vergi mükellefleri ve yüksek gelir gruplarına kaydırılmalıdır. Vergi afları, istisnalar, muafiyetler kısıtlanmalı ve kurumlar vergisi ödememek maksadıyla muhasebe makyajlayan firmalar sıkı denetim altına alınmalıdır. Bununla birlikte vergi yükü emek üzerinden sermayeye transfer edilmeli ve amortisman indirimleri engellenmelidir. Ancak sermaye üzerinden alınacak verginin belli olumsuz yanları bulunmaktadır. Örneğin bazı iktisatçılar sermaye gelir vergisinin durağan durum düzeyinde sıfır olmasının optimal olduğunu dile getirmektedir. Bu önermenin dayandığı argüman ise sermaye üzerinden alınan verginin gelecek tüketimi üzerinden alındığını ve bu durumun ekonomik ajanlar nezdinde zamansal tercih kaymalarına yol açmasıdır. Dolayısıyla gelir vergisinin bileşenlerini oluşturan etmenler arasında optimal arbitrajın yapılması farklı kalemler üzerinden alınacak verginin miktarını tayin etmeye yardımcı olacaktır. 

Mal ve hizmet harcamaları üzerinden alınan vergilerde ise özellikle düşük gelir gruplarının tüketim sepeti tespit edilmeli ve bu ürünlerde sepet içerisindeki ağırlığına göre KDV-ÖTV indirimine gidilmelidir. Ancak bu durum tam olarak gelir dağılımını düzeltmek ve vergide etkinliği sağlamak için yeterli değildir. Nitekim düşük gelir gruplarının tüketim sepetleri içerisinde yer alan temel gıda maddeleri aynı zamanda yüksek gelir grupları tarafından da tüketilmektedir. Öte yandan benzer bir şekilde yüksek gelirli gruplar tarafından tüketilen malların yüksek oranda dolaylı vergilere tabi kılınması söz konusu mallara ilişkin talep esnekliğinin düşük olması durumunda etkin olurken aksi durumda yeniden bölüşüme katkı sağlamayacaktır.

Talep ve arz esnekliklerinin tersinin toplamıyla orantılı olan Ramsey Vergisi mal ve hizmetlerde uygulanacak verginin etkinlik kaybını minimize etmeye dayanır. Ramsey Vergilerini Musgrave hipotezleriyle birlikte düşündüğümüzde mal ve hizmetlere yönelik vergilerin hitap ettiği gelir grubuna göre selektif bir şekilde belirlenmesi, etkinlik kaybı yaratmaktadır. Zira bu durumda tüketici tercihleri bozulmakta ve etkinlik kaybı gerçekleşmektedir. Sonuç itibariyle selektif vergilendirme her ne kadar belli koşullar altında vergilendirmede adalet prensibini sağlayarak gelir eşitsizliğini azaltmakta yardımcı olsa da etkinlik kayıpları toplam pastanın küçülmesine yol açmaktadır.

Bununla birlikte gerçek kişilerin bir yıl içerisinde elde ettiği gelirler üzerinden alınan gelir vergisi iktisadi ilkeler doğrultusunda belirlenerek progresif bir şekilde dayatılmalı ve Stiglitz’in dile getirdiği ölçüde adalet ve etkinlik ödünleşimi ekseninde ayarlanmalıdır. Bu ödünleşim adaleti artırmak üzere artan oranlı vergiyi tatbik etmenin diğer vergi türlerine nazaran etkinlik kaybına yol açacağını göstermektedir. Ancak progresif vergi, verginin adilliği ilkesi gereğince zorunludur. İşgücü skalası içerisinde farklı gelir düzeyi ve vasıflara sahip olan gruplar arasında artan oranlı verginin tespiti marjinal fayda ilkesine göre belirlenmelidir. Örneğin faydacı bir sosyal refah fonksiyonunda hükümetin iki grup arasında sabit bir miktar vergi geliri elde etmeye çalıştığını düşünelim. Bu durumda artan vergi oranları öyle bir ayarlanmalıdır ki; bir gruptan bir lira fazla gelir temini sonucu kişinin fayda kaybı, diğer gruptan bir lira fazla gelir elde etmenin yaratacağı fayda kaybına eşit olmalıdır. Başka bir değişle gelir ve servet arttıkça gelirin marjinal faydasının azalacağı düşünüldüğünde üst gelir gruplarından alınacak verginin %x+y olması durumunda ortaya çıkan fayda kaybının; gelirin marjinal faydasının yüksek olduğu gruplarda %x olarak belirlenmesinin yaratacağı fayda kaybına eşit olması progresif verginin ölçütünü tespit etmekte faydalı olabilir.

Öte yandan toplanan vergilerin kalitesi maliye politikasının sürdürülebilirliği ile değerlendirilebilir. Hükümetin olağanüstü koşullarda artan kamu harcamalarını finanse etmek suretiyle dolaylı vergiler gibi nispeten daha kolay toplayabileceği vergileri artırması yukarıda zikredilen durumlara yol açmaktadır. Bu noktada Barro (1986) tarafından geliştirilen vergi düzleştirmesi yapılması durumunda maliye politikası sürdürülebilir hale gelirken verginin yarattığı dışsallıkları azaltmak mümkün olacaktır.

Sonuç itibariyle Türk vergi sistemi baştan sona yenilenmeye muhtaçtır. Yeni sistem vergide adillik ilkesi doğrultusunda ele alınmalı ve gelir eşitsizliklerini azaltmak maksadıyla vergi sistemi baştan sonra reforme edilmelidir. Aksi takdirde maliye politikasında yaratılan kırılganlıklar hem hükümeti hem de tüm ekonomik birimleri huzursuz etmeye devam edecek ve “geleceğimizin teminatı olan vergi”, devlet egemenliğinin çözeltisi olacaktır.


[1] Fiyat esnekliğinin düşük olması fiyatın bir birim artması durumunda tüketimde meydana gelecek azalmanın zayıf kalması durumudur. Özellikle zorunlu mal ve hizmetlerin fiyat esneklikleri düşüktür. Öte yandan bağımlılık yapan ürünlerin de benzer şekilde fiyat esneklikleri düşüktür.

[2] Vergilerin belli bir eşik değerin üzerine çıkmasıyla birlikte toplanan vergilerin zamanla azalacağını dile getiren bir prensiptir.

Yazar

Bir cevap yazın