Tutkular, Baharatlar ve Acılar

Park ile başlayan ve muhtemelen artık bir kısmı yıkıntıya dönüşmüş evlerin bulunduğu bir sokaktan yürümeye karar vermiştim. Sevdiğim bir sokaktı burası. Hep çok sakindi, arada sırada birkaç çocuk bahçede oyun oynardı. Toprakla ağaçla falan yani, gerçekten keyifli olan şeylerle. O yüzden çocukluğumdan bir sokak addederdim orayı, mutsuzken geçmezdim. 

Tutkulardan, acılardan ve baharatlardan bahsedip duruyordum kendi kendime. Hepsi çok benzer şeylerdi bence. Deneyimi tatlandıran, kimi zaman eşsiz ve bir daha asla tekrarı mümkün olmayan bir hâle getiren yardımcı elemanlardı. Bu kış gününde böyle şeyler düşünerek nasıl oluyor da mutlulukla, hayır hayır mutluluk değil, mesut bir hüzünle o sokağı seçtim anımsamıyorum. 

Karlar henüz süpürülmemiş kapı önlerinde üç beş ayak altında ezilmiş, yol ortasında birkaç arabanın farklı lastik izleri ile rahat verecek kadar düzlenmişti. Üç ya da dört katlı bahçeli binaların olduğu tatlı bir sokaktı burası benim için, ben öyle olduğuna inanmayı seçiyordum. Sanki orada kötü hiçbir şey olamazdı. Sanki orada benden başka bir insan olmamalıydı. 

Bu fikirlerle ve tutkunun acıyla ya da baharatla farkı hakkındaki başka çeşitli düşüncelerle yürürken yine katman katman farkındalık oluşturmuştum kendime. İçimde bir şekilde şu tutkulu baharatlı fikri çözümlemeye çalışıyordum. Bedenim kontrolsüzce tartışan birinin çırpınışları gibi hareketlerle kendi kendini iknaya çabalıyordu. Sesli konuşuyordum kendimle, sesim düşüncelerimden yavaştı ve sözcük seçimlerim kafamdan geçirdiğim düşüncelerin filtreli hâli gibiydi. Bu sırada çevremi inceliyor, sokağın hâli hakkında âdeta ikinci bir beyin ile düşünceler üretiyordum. 

Üçüncü katta bir çocuk babasını bekliyor kar tanelerini incelerken; ikinci katta yalnız yaşayan emekli bir öğretmen oturuyor, sessizlikten rahatsız. Zemin kat sakinleri şen şakrak neşeli komşular ama onlar bile asma dallarındaki beyazlığı görünce kışın dinginliğine kapılmış, birkaç gündür görüşmüyorlar. Sadece sessiz sedasız pencereden bakıyorlar. 

Hep böyle düşünürdüm zaten kar yağarken: herkes pencereden bakıyor. Kimseyi görmezdim pencerede, perdeler hep kapalı olurdu kat kat. Ben yine de birilerinin içeride hiçbir ses olmadan kendi soluğuna eşlik edip yağan karı seyretmesini isterdim. Yere bakarak değil, yukarı bakarak. Gerçeklik ise bundan çok farklıydı herhâlde. Bilmiyor, bilmek istemiyor, kendi kendimle tartışırken beni âdeta kucaklayıp hevesle dinliyor gibi hayal ettiğim sokakta ne kadar gittiğimi ya da nasıl davrandığımı kontrol etmiyordum. 

İşte katman katman farkındalık derken anlatmaya çalıştığım buradan sonrasıydı. Düşünceler, kendime karşı düşünceler, çevreyle alakalı düşünceler, çevrenin bütünündeki varlıklar hakkındaki düşünceler ve bunların tamamı hakkında neden böyle düşündüğümü düşünmeler. Oysaki gerçekliğimin yırtılması bu kadar katmanın arasında çok basit bir şeyle vuku buldu. 

Birileri evinden çıktı, arabasına bindi ve geçip gitti. 

Hayat yokmuş gibi düşünüp kendimce huzurlu bir biçimde hayatla doldurduğum sokağımda hayat vardı. Benden bağımsız bir, hayır bir de değil bir sürü hayat. Üstelik evinin önünde bu soğukta ağır adımlarla yürüyüp kendisiyle tartışan birinden hoşlanmadığını bakışlarıyla çok iyi anlatabilen bir hayat da vardı içlerinde.

Elbette hak verdim, nihayetinde haklıydı böyle düşününce. Ama olay hak vermemde değildi, gerçekliğin var olması beni çok kızdırmıştı. 

Baharatlarımı, tutkularımı ve acılarımı bir kenara bırakıp kızmak geliyordu içimden. Yıllarca fark etmeden yaptığıma kendimi inandırdığım hareketlerden biri sahteliğini yüzüme vurmuştu. Hep en boş vakitlerinde geçerdim bu sokaktan, hep hayat yokken. Ve hep kendimi kandırırdım normal hâlinin bu olduğu konusunda. İşime geliyordu böyle yapmak; belki de tatsız, çirkin, mutsuz insanların yaşadığı sıradan ruhsuz binalar topluluğu görmekten bıkmıştım ve bu yüzden görmeyi özlediğim şeylerle zihnimde sokakları doldurmayı çok sevmiştim. 

Ruhu olan yerlerde bulunmayı severdim, yalnızlık hissetmememi sağlarlardı kısa süreliğine. 

Ya da belki bu yüzden kızdım, ben de kendime mekânlara yaptığım muameleyi yapıyor olabilirdim. Belki de kendi ruhsuzluğum yüzüme vurulduğu için incinmiş, kurduğum şeyler yıkıldığı için de kızmıştım. Yastıktan kale yapan bir çocuk gibiydim belki de. 

Sonra nedense çok önemli bir şeyi fark ettim. 

Baharatlar acıyı, tatlıyı ve her türlü diğer tadı kendi içinde barındıran bir bütündü. Baharatlar renk, ahenk ve lezzet cümbüşüydü. Tutkular da onlar gibiydi. Karmakarışıktı. Ama güzellik katıyorlardı. Her ikisi de ustaca bir kullanım olmazsa felaketlere yol açabiliyordu. İkisi de yoğunluk konusunda iddialı şeylerdi ama ikisi de aşırıya kaçınca birçok kişide aynı sonuca çıkıyordu: acıya. 

Bu açıklama, bu konuyu tekrar hatırlayana dek beni mutlu etmeye yeterdi. Sokağın da sonuna gelmiştim. Koşar adım dönüp ruhsuz bir caddeye çıktım. 

Yazar

Bir cevap yazın