Tüyler Ürperten Bir Rüya: Last Night in Soho

Uzun yıllardır severek takip ettiğim yönetmen Edgar Wright, bir giallo çekeceğini söylediğinde heyecandan aklımı kaybetmiştim. Giallo (İtalyanca sarı anlamına gelmektedir) türü, İtalyan korku sinemasında özelikle 60 ve 70’li yıllarda hayli popülerdir. Hatta İtalyan korku sineması ve giallo başlı başına bir tür olarak özdeşleşmişlerdir. Bunu Türkiye’de korku sinemasının İslami filmler ile özdeşleşmesine benzetmemiz de mümkün. Giallo’nun tür olarak birkaç gereği vardır ve bunlardan ilki, hatta en belirgini gizemli bir katil içermesidir. Giallo filmlerdeki katil o kadar gizemlidir ki film sonuna kadar izleyici ona sunulan bulmacayı çözmeye çalışır. Bu noktada türün, polisiye-gerilim hikayeleri ile ortak bir noktası olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki bu türe giallo adının yakıştırılmasının sebebi de İtalya’da yaygın olarak okunan polisiye romanlarının sarı kapaklı olmaları ve bu roman serisine de giallo denilmesidir. Giallo türünün yalnızca hikâye olarak değil bu türü sinemaya kazandıran yönetmenlerin çekim ve renklendirme teknikleri sayesinde türün imzası olarak nitelendirilecek farklı gerekleri de ortaya çıkmıştır. Bunlardan sırasıyla bahsetmeyecek olsam da yazının geri kalanında bu gereklerin bazılarından Last Night in Soho çerçevesinde bahsetmeye çalışacağım.

Cornwall’daki evinden Londra’ya moda tasarımı okumak için giden Eloise (Thomasin McKenzie), 60’lara takıntılı ve kendi diktiği kıyafetleri giyen içine dönük bir genç kadındır. Yerleştirildiği yurttaki arkadaşları ile anlaşamayan, hatta sadece okul arkadaşı John (Michael Ajao) tarafından kabul gören Eloise, çareyi kendine özel bir oda kiralamakta bulur. Ms. Collins’in (Diana Rigg) kiralık odasına taşındığında ilk etapta her şey çok olağan ve beklenildiği gibidir. Ta ki gece olana ve uyku zamanı gelene dek… Eloise, geceleri nasıl olduğunu anlayamadığı bir şekilde 60’lı yıllara gitmektedir ve o yıllarda hevesli bir şarkıcı olan Sandie’nin (Anya Taylor-Joy) bedeninde, onun hayatına tanık olmaktadır. Başlarda Eloise’i büyüleyen bu paranormal durum, git gide Eloise’in kâbusu haline gelecektir.

“Zamansızlaşma” kavramının ilk ortaya çıktığı yılların 1960’lar olduğu söylenebilir. Sosyal tutumların değiştiği ve cinsel özgürleşmenin meydana geldiği 60’lar, bir baş kaldırıya dönüşen yeni moda anlayışı ve rock’n roll müzik ile birlikte dünya trendlerini değiştirmekteydi. Edgar Wright’ın bu giderek daha da karanlıklaşan, baş döndürücü filminde de ana karakterin o yıllardan çok uzun zaman sonra doğmuş olmasına rağmen hala o döneme karşı bir takıntısı olması 60’ların kalıcı cazibesine hitap ediyor.

Filmin ilk anlarından itibaren Eloise karakteri, kendi küçük dünyasında yaşayan, odasında tek başına dans eden ve Cornwall’daki evinden dışarı çıktığı zaman sudan çıkmış bir balığa dönen, uyumsuz bir genç kadın olarak betimleniyor. 60’ların Soho’sunda geceye ilk adımını attığındaki renk kullanımı, en önemlisi dönemin yeni James Bond filmi Thunderball’ın reklamını yapan parlak ışıklı afişin o anlarda gösterilmesi ve Cilla Black, Petula Clark gibi sanatçıların yer aldığı göz kamaştırıcı film müziği, dönemin atmosferini gerçekten izleyiciye yansıtıyor. Bu gösterim ile birlikte, Eloise’in de kendisini o döneme ait hissetmeye başladığı ve bir birey olarak hareket etmekte daha rahat hissettiği görülüyor.

Eloise’in bedeninde misafir olduğu Sandie, ilk başlarda büyüleyici bir macera yaşıyormuş gibi görünüyor. Kısa bir süre sonra aslında bir fuhuş çetesinin lideri olan bir adam tarafından kullanıldığını görüyoruz. Eloise de ilk başta bu büyüleyici hikâyeye hayranlık duyup yaşadığı paranormal durumdan hoşnut olurken, Sandie’nin aslında 60’ların ataerkil Soho toplumunun bir tutsağı olduğunu anladığında başına gelenler aniden bir korku hikayesine dönüşüyor. Tüm parıltı ve çekiciliğin arkasında birçok insanın hiç görmediği çok karanlık bir dünyanın varlığı ortaya çıkıyor.

Aynalar filmde çok önemli bir rol oynuyor ve karakterlerin zaman içinde nasıl etkileşime girdiğini göstermek için kullanılıyor. Eloise gözlemci rolünü oynuyor gibi görünüp neler olup bittiğine tanık olurken Sandie izlendiğinden habersiz. Sandie ne zaman bir aynanın yanından geçse Eloise’i yansımada görüyorsunuz, ancak bazen görüntüler tersine dönebiliyor.

Aynalar bir bakıma güzel düşler ve kabuslar arasındaki farkı da yansıtıyor. Eloise uykusunda ilk olarak rüya görüyor ve gördükleri, tanışmakta olduğu bu yeni dünyayı ve yeni deneyimi yansıtıyor. Ancak Sandie’nin menajer olarak tanıdığı adamın bir fuhuş çetesinin lideri olduğunu ve eğlence dünyasının bundan çok daha fazlası olduğunu anladığı zaman, hikaye hızla bir kabusa dönüşüyor. Aslında, rüya bir kabusa dönüştüğünde Eloise seyircilerin arasında oturmuş Sandie’nin performansını izliyor ve bu, Eloise’in rüya dünyasında Sandie’nin vücudunda olmadığı ilk an olarak gösteriliyor. Aynı zamanda, rüyası kabusa döndüğü andan itibaren gerçek hayatında da hayaletler tarafından takip edilmeye başlıyor.

Giallo tarafına gelirsek, filmin tamamen hakkını veren bir giallo olduğunu söylemek biraz güç olacak. Türün gereği olan renklendirme ve ışık kullanımı, gizemli bir cinayet ve öldürülen kadın ve izleyicinin katilin kim olduğuna dair kandırılması, Last Night in Soho’da mevcut. Aynı zamanda giallo’ya özgü kamera hareketlerinin de 60’lı yıllarda geçen sahnelerin çoğunda olduğunu da söyleyeyim. Fakat filme tam bir giallo diyemiyor olmamın sebebi, her ne kadar giallo türünün kurucusu olarak bilinen yönetmen Mario Bava’nın filmlerinden izlere rastlasam da onun dışında çok fazla şey görememiş olmam. Giallo filmleri geliştirmiş yönetmen olarak bilinen Dario Argento’nun en popüler işlerinden de izler Last Night in Soho’da mevcut ancak, bu türe emek vermiş başka İtalyan yönetmenlerin izlerini göremedim. Last Night in Soho benim için mükemmel bir film. Sadece filmin giallo olma iddiası bana göre biraz sönük kalmış oldu.

Filmi daha fazla açık etmek istemiyorum çünkü bu oldukça iyi olan filmi kendi başınıza deneyimlemenizi isterim. Last Night in Soho, hakikaten gösteri dünyasındaki sömürünün doğasını, ayrıca Soho gece hayatının ışıltısı ve ihtişamının ardındaki karanlık yeraltı dünyasını keşfetmemize yardımcı oluyor. En az Sandie kadar masum bir genç kadın olan Eloise, gözlerden saklanmış bir dünyayı görmeye başlıyor ve yıllar önce işlenmiş bir cinayetin izini sürüyormuş gibi görünüyor. Dikkat edin, uzaktan sadece gösterişli bir filmmiş gibi görünen James Bond’un Thunderball filminin afişiyle ilgili başka bir ince ipucu daha var… Dışarıdan sadece renkli ve gösterişli bir film gibi görünür ama aslında karanlık bir alt tonu var. Bunu Thunderball’un bir polisiye/gerilim filmi olduğu için değil de daha çok Thunderball’da ve yayınlandığı dönemde kadınlara yapılan muamelenin nasıl olduğunu bildiğim için söylüyorum. İşte bu, Last Night in Soho’da olacaklara dair önemli bir uyarı…

Fragman: https://www.youtube.com/watch?v=AcVnFrxjPjI

Bir cevap yazın