Dünya Edebiyatı’nda üzerine saatlerce düşünülebilecek, bulunduğu eserin önüne geçen ve aslında birer felsefe ürünü olan birçok kahraman vardır. “Edebî Sohbetler” yazı serisinin her bir yazısında bu önemli kahramanlara değinmeye çalıştığımdan dolayı bu seri içerisinden bir yazıyı Anton Çehov’a ayırmasaydım olmazdı. Anton Çehov, Rus Edebiyatı’nın kuşkusuz bizlere hediye ettiği en önemli isimlerden biri. O, hikâyeleriyle ön plana çıkan ve farkını bu türde ortaya koyan bir yazardır. Onu farklı kılan ise olayların ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini bizlere aktarmak yerine, bir kesit içerisinde anlatacaklarını bizlere yansıtmasıdır. Bir olayın bir bölümünü alır ve onu bizlere sunar. O olayın geçmişini, başlangıcını ya da sonunu bilemezsiniz. Bu kısımlar, Çehov tarzında biraz da okuyucunun hayal gücüne kalmaktadır. Çehov’u farklı ve özgün kılan bir diğer husus ise üslubudur. Elinize aldığınızda kısacık gelen bir hikâye kitabı, okurken adeta bir romana dönüşür; kelimeler derinleşir, her biri ayrı bir felsefeyi temsil eder. Bunu yaparken kaşları çatık bir hâlde hicvine de yer verir Çehov eserlerinde. O, Rus insanını ele alır ve ironilere yer vermeden onları eleştirir. Hatta bir gün ona eserlerini Fransızca’ya çevirmeyi önerdiklerinde “Ben bu hikâyelerde Rus insanını anlatıyorum. Fransızlara çok uzak şeyler.” diyerek kendi çizgisini belli eder. Popüler olma endişesinden uzak olan Çehov’un eserlerinde sadece duygu ve düşüncelerine yer vermesi de onu Çehov yapan başka bir nedendir. Kuşkusuz, onun birçok önemli eserinden bahsedebiliriz ancak bunların içerisinden biri bizi alıp başka bir düşünce evrenine götürür: Altıncı Koğuş.

Bacası neredeyse yıkılmak üzere olan, çatısı paslanmış, etrafındaki arazinin otlarla kaplı olduğu son derece bakımsız, yıkılacak gibi duran, çirkin bir hastane yer alır bir taşra kasabasında. Bu hastanede, hastanenin kendisinden daha kötü durumda olan, adeta bir harabeye benzeyen bir ek bina vardır. Bu binanın içerisindeki her şey tıpkı binanın kendisi gibi çirkindir. Paçavraya dönmüş hasta elbiseleri, bakımsızlıktan ne olduğu bile belli olmayan yataklar, döşekler, duvarlar ve her tarafı saran sevimsiz, çöplüğe benzer bir koku… Öyle bir koku ki akıllı bir insan bir dakika bile dayanamaz burada kalmaya. Bu çirkin binadaki yönetim de oldukça çirkindir. Her şey kaba kuvvetle çözülür. Adeta hastanenin karanlığı buradaki çalışanların içine de işlemiştir. Burada çalışanlardan biri hastanenin bekçisi Nikita’dır. Özünde iyi bir insan olsa da burada kalan herkes gibi karanlığa çekilir. Nikita aklı kıt ve hastalara karşı her fırsatta yumruğunu kaldıran bir kişidir. Evet, bu pis binanın hastaları da vardır. Boş araziden hastaneye doğru yürüyüp gözünüze bu ek binayı kestirir ve içerisine girerseniz, altıncı koğuşu kolaylıkla bulabilirsiniz. Bu koğuşta beş tane akıl hastası kalmaktadır, ancak aralarından biri oldukça sivrilir: İvan Dmitriç.

İvan Dmitriç aslında hayata şanslı başlamış ve oldukça zengin bir gençtir. Sürekli kitap okur, düşünür ve muhakeme eder. Ne yazık ki ailevi sorunlar nedeniyle tüm refahını kaybeden İvan, bir anda yoksulluğun içerisinde bulur kendisini ve bu nedenle üniversiteyi bırakıp çalışmak zorunda kalır. Yaşadığı bu ani çöküş ve hayata tutunma mücadelesi ona ağır gelir ve onu buhranların içine atar. Önceden okumayı çok seven İvan artık buna karşı bile ilgisizdir. Öyle ki bir süre sonra nöbetler geçirmeye başlar. Kasabada işlenen suçları bile kendisinin işlemiş olabileceğini düşünerek sokakta yürüyemez olur ve sürekli kaçar. En sonunda burada bulur kendisini, altıncı koğuşta.

Hastanede en az İvan Dmitriç kadar ilginç olan bir kişi daha vardır ancak bu bir hasta değil, hastanenin bir doktoru olan Andrey Yefimiç’tir. Andrey Yefimiç de kitaplara oldukça düşkün, okumayı çok seven bir insandır. Tek dostlarının kitaplar olduğunu bile söyleyebiliriz. Andrey Yefimiç kasabadan hiç kimseyle konuşmaz. Bir tek arada sırada konuştuğu kasabanın postane müdürü Mihail Averyanıç vardır, ancak onunla yaptığı sohbetler de Yefimiç’i tam anlamıyla memnun etmez çünkü o son derece entelektüel bir kişiliktir. Kasabadakilerin aksine aslında kasabada ve hastanede olan aksaklıkların, sorunların farkındadır ve bunlar hakkında düşünür ama dile getirmez. O, sadece bu kasabadan, hastaneden ve buradaki insanlardan fırsat bulduğu anda kaçmaya meyillidir. Hastaneye gider, işini yapar ve hiç kimse ile fazla vakit geçirmeden evine, kendi yalnızlığına geri döner. O, bu kasabadaki kimseyle konuşabilecek bir şey bulamaz, gözleri sadece etrafta bir akıllı arar.

Andrey Yefimiç, kasabada akıllı birilerini ararken bir gün beklenmedik bir şekilde yolu hiç uğramadığı ek binaya düşer. Akıllı insana hasret kalan Yefimiç şimdi de kendisini tamamen delilerle dolu olan bir koğuşta bulmuştur. İşte, Andrey Yefimiç ile İvan Dmitriç’in yolları bu sırada kesişir:

— Doktor gelmiş! Sonunda geldi! Tebrik ederim baylar, doktor ziyaretiyle bizi şereflendirdi! Lanet sürüngen seni! Öldürmek gerek bu sürüngeni! Hayır, öldürmek yetmez! Pislik çukurunda boğmalı!

Doktor bu duruma, bu sözcüklere rağmen sakin kalır ve durumu anlamak için şöyle cevap verir:

— Neden?

İkili tam bu sırada bir sohbete başlarlar ve Andrey Yefimiç yıllar sonra aradığı akıllı insanı altıncı koğuşta, delilerin arasında bulur. İvan’a sorduğu tüm sorular karşısında oldukça mantıklı cevaplar alır ve böylelikle aralarında felsefi konuların dile getirildiği sohbetler başlar. İki karakter de birbirlerine aslında hem benzemekte hem de çok zıt düşmektedir. Andrey ve İvan benzerler çünkü ikisi de okumayı, düşünmeyi seven entelektüel kişiliklerdir. Zıt düştükleri noktayı ise kitaptan şu kesitle daha iyi kavrayabiliriz:

— Marcus Aurelius “Acı, acı hakkındaki canlı düşüncedir. Bu düşünceyi değiştirmek için irade gücü göster, onu silkip at, şikâyet etmeyi bırak; acı kaybolup gidecektir.” demiştir. Gerçekten de öyle, bir bilgin ya da sadece düşünen, kafası çalışan bir kimse diğerlerinden tam da acıyı küçümsemesiyle ayrılır. Bu kişi her zaman hâlinden memnundur ve hiçbir şeye şaşırmaz, der Andrey Yefimiç. İvan Dmitriç ayağa kalkar ve öfkeyle doktora bakar: — Bir organik doku eğer canlıysa her türlü uyarıya tepki vermelidir. Benim yaptığım da işte budur! Acıya karşı bağırarak, gözyaşlarımla cevap veririm. Yapılan alçaklıklara öfkeyle, iğrençliklere ise tiksinti duyarak tepki gösteririm. Bana göre bu, hayatın ta kendisidir! Bir canlı ne kadar basitse o kadar az duyarlıdır ve uyarılara karşı daha zayıf karşılık verir. Ne kadar gelişmişse, gerçekliğe karşı fazla duyarlıdır ve daha enerjik biçimde tepki verir. Bunu nasıl bilmezsiniz? Doktorsunuz ama böyle temel şeylerden haberiniz yok!

Andrey Yefimiç hayatında hiç acıyla yüzleşmemiştir ama İvan Dmitriç acının ne demek olduğunu çok iyi bilmektedir. Onları birbirinden farklı kılan da budur. Acıyı içlerinde taşıyan insanlar bu acının onlarda bıraktıkları derin izlerle bir köşeye itilirler. Tıpkı İvan Dmitriç gibi parmaklıkların arkasına hapsedilirler. Toplum, bu insanları anlayamaz ya da anlamak istemez, onların seslerini ya da düşüncelerini duymak yerine onlara deli damgasını yapıştırırlar çünkü bu birini susturmak için en kolay yoldur. Çehov’un burada kaleme aldığı hastane aslında Rus halkının zihnini, olayları şiddetle çözmeye çalışan bekçi ise cahilliği simgelemektedir. Hastane dış dünyanın kayıtsızlığını gösterirken, altıncı koğuştaki “deliler” ise kayıtsızlık karşısında sesini çıkaranların parmaklıklar arkasına atılıp bastırıldığını göstermektedir:

Doktor sonunda içine düştüğü felsefi yanılgının farkına vardığında ise artık iş işten geçmiştir. Altıncı Koğuş, Rusya’nın ve ülkenin sorunlarıyla ilgilenmek yerine onları uzaktan izlemeyi tercih eden elit Rus aydınının deliliğinin simgesidir adeta.

Hikâyenin sonunda, her gün altıncı koğuşu ziyaret eden ve herkesin “deli” olarak gördüğü bir hastayla saatlerce sohbet eden Andrey Yefimiç’in de delirdiği düşünülür ve böylelikle o da İvan ile aynı sonu paylaşır. Her ne kadar aklını kaybetmediğini haykırsa da her gün karşısında önünü ilikleyen bekçi Nikita tarafından dövülür ve altıncı koğuşa hapsedilir.

İvan ve Andrey’in düşüncelerinin üzerine kapatılan altıncı koğuşun paslı parmaklıkları akıllarda şu diyaloğu bırakarak bizi çetin bir sorgulamanın ortasında bırakır:

— Beni neden burada tutuyorsunuz?
— Hasta olduğunuz için.
— Evet, hastayım. Ancak, siz de biliyorsunuz ki onlarca, hatta yüzlerce deli özgürce dışarıda dolaşıyor çünkü cehaletiniz yüzünden onları sağlıklı olanlardan ayırt edemiyorsunuz.